İLHAN AYVERDİ

Ezelden ebede izzetlenmiş müstesna insan...

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Hakkında Yazılanlar

İlhan Ayverdi



GÖÇEN BİR DAĞDI

E-posta Yazdır PDF

GÖÇEN BİR DAĞDI

A.Yağmur Tunalı

Yazıya, ”O, benim İlhan Abla’mdı” diye başlamak, duyduğum ferdî ıstırâbı duyurmaya uygun düşse de, gidenin büyüklüğü yanında zavallı bir sızlanıştan ibaret kalıyor. Halbuki, bu gibi kayıplar karşısında en çok beğendiğim yazılar ferdin duygularını verenlerdir. Yazan insan, en çok bu yazılarda  sade halinde görünür, en sıcak ve en samimi haliyle, kendisi olarak karşımıza çıkar, aklın prangasından ve günlük endişelerden sıyrılarak konuşur.

Evet, kayıplar karşısındaki bu tarz yazılar, en çok sevdiklerimdir. Ancak, bu defa, kendim için bu yolu tercih etmeyeceğim. Mâzûrum;  çünkü, o’nun aziz varlığı, her zaman insan ve hayat adına değişmez prensiplerle konuşup yazmaktan ve -en önemlisi- o çerçevede davranmaktan yola çıkardı. İçimden bir ses, yazacaklarımın, o genel prensiplere hiç olmazsa benzemesi gerektiğini ihtar ediyor. O perdeden ses veremeyeceğime göre, bazı akislerle yetinmek zorundayım.

***

Bu kaybın ne demek olduğunu henüz bilmiyoruz. Şüphesiz, bir dağ göçmüştür. Hiç şüphesiz, ansiklopedi çapında bir değer gitmiş, ansiklopediler çapında bir yaşama değeri hayatımızdan çekilmiştir. Gaybûbetinde, en çok hangi hususta zorlanacağımızı düşünürken, birden bire hüzün ve hayretle fark ettim ki, o’nu bir şeyde değil,  çok şeyde aynı ağırlıkta hatırlayacağız.

Türklük söz konusu edildiği vakit, mesela tarihi akla gelecek ve o’nu, Rahmetli eşi Ekrem Hakkı Ayverdi ile 20 yıl süren mimarî seyahatlerinde, Estergon önünde bir cengâver olarak göreceğiz. Bu seyahatler, öyle kolayca söyleyiverdiğim gibi turistik mahiyette anlaşılmamalıdır. Gidilen ülkelerin bir yarısı o tarihlerde demirperdedir. Vize almaktan, eserleri görmekten ve çalışmak için izin almaktan tutun da, vasıta zorluğuna, konaklama ve yeme içme problemlerine kadar yığınla caydırıcı husus vardır. En sıhhatli ve genç vücutların bile dayanmakta güçlük çekeceği bu iş gezileri 20 yıl devam ettirilmiş ve o muazzam ciltler halindeki mimari eserler yayınlanabilmiştir. Erbâbı takdir eder ki, bu eserler, dünyada Türk Mimarisi’nin en başta gelen kaynakları arasındadır. Yine erbâbı teslim eder ki, bu çalışma üniversitelerin ilgili kürsülerinin yüzyılını işgal edecek kadar çetin ve hacimli bir iştir. Yapılan hizmet,  bu derecede şaşırtıcı büyüklüktedir.

İlhan Hanım, bu projede eşinin en büyük destekçisidir. Bu desteğin şekli  ve mahiyeti  hakkında olduğu kadar değeri hakkında da söylenecek çok şey vardır. Ekrem Hakkı Bey’in bu büyük ciltleri Türk ve dünya ilim ve sanat alemine kazandırmasında İlhan Hanım’ın rolü üzerinde erbâbının çalışmasını bekleyeceğiz. Üniversitelerimizin ilgili kürsüleri, böyle eserlerin meydana  getirilmesinin  hikâyesini olsun yazabilmelidirler. Çünkü, tarihin fetih çağlarından kopup gelmiş bu güzel  insanlar yaptıkları işi anlatmayı, aldıkları mânevî  terbiyeye uygun düşmeyen bir övünme olarak düşünüyorlar. İşlerini yüksek bir iradeye beğendirmek titizliğiyle ve tam bir konsantrasyon içinde yapıyorlar; ötesi onların işi değilmiş gibi davranıyorlar. Bu, Türk’ün tarihî misyonuna  uygun bir vazife şuuru olarak dikkati çekse de bizi bazı itici güç unsurlarından mahrum ediyor.

İlhan Hanım’ın misyonu Türk’ün tarihî misyonudur; bu misyon, -genel bir söyleyişle- “Kızılelma”dır; Osmanlı asırlarında olduğu gibi dünyaya düzen vermenin sırlarını bulmaktır. Dün nasıl dünyaya hükmetmiş isek, yarın da aynı değerlerle  dünyaya  düzen vermeye, çağın gerekleriyle bu değerleri değerlendirmeye ve insanlığın hizmetine sunmaya devam edeceğiz, demektir. Türk’ün bu misyonu, dün olduğu gibi yarın da olacaktır. Türklük var oldukça olacaktır. Evet, İlhan Ayverdi, bütün hayatını bu gayeye vakfetmişti. Bu gayenin içerde dışarıda çok kuvvetli muarızlarının olması kaçınılmazdı. Onlar da var olacaklar ve türlü türlü işler ederek çalışacaklardı. Çalıştılar ve büyük ölçüde başardılar. Ancak, bu nihaî bir başarı değildi. Nihaî zafer hiçbir zaman mağlubiyet psiklojisine mağlub olmayan İlhan  Ayverdi’lerin olacaktı. Çünkü, Türk’e (Dinimiz de öyle buyurmaz mı?) ümitsizlik haramdı. Herkes kendine düşeni yapmalıydı. En âcil meselelerden başlamalıydı. Türkler için en âcil mesele dil’di. Dil sür’atle tahrîb edilmiş, Türk’ün tarihiyle, kültürüyle,  sanatıyla, edebiyatıyla ilişiği büyük  ölçüde kesilmişti. Türklüğün kaleleri içerden fethedilmişti. Dili tahrîb edenler “Türk” ve “Türkçe “ diyerek, sûret-i haktan görünerek  büyük mirasa baltayı  indiriyorlardı. Dil, anahtardı. Dili kurtarmadan hiçbir şeyi kurtarmak mümkün değildi. İlhan Hanım, hocası Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’den, bu yolda devamlı telkinler almıştı.

Üniversitelerin aklı başında hocaları, dürüst ve bilgili aydınlar neredeyse çaresizdiler. Onlardan ve o mahfillerden kuvvetli bir hareket gelmesi ihtimali fevkalâde zayıf görünüyordu. İşte bu noktada, büyük karar verildi ve dil meselesinin en çetrefil tarafının halledilmesi için harekete geçildi. Bir dilin kamus’u namusuydu. Türkçe’nin  örnekli ve dünyada geçerli dil anlayışıyla hazırlanmış bir sözlüğü yoktu. Oradan başlanacaktı. Türkçe’nin Lügati hazırlanacaktı ve bu büyük işi İlhan Ayverdi Hanım üstlenecekti.

Bu kararın veriliş tarih değilse de, işe başlama tarihi 1976 idi. 2005 yılına kadar gece-gündüz çalışılarak lügat tamamlandığında ortaya çıkan, dev bir eserdi. Bir ömre nasıl sığdığına şaşılacak kadar büyük bir işti. Öyle mevcut sözlükler taranarak ve bazı yeni kelimeler de ilave edilerek yapılmış bir masa başı çalışması değildi. Taranacak yüzlerle eser tesbit edildi. Türkçe’nin tarihî yolculuğunu veren eserler seçilmesine itina edildi. Örnekler bu eserlerden alındı. Misalli Türkçe Lügat’ı kullananlar hemen anlarlar ki, yüz bin kelimeye yüz bin örnek bile dili anlama ve kullanma yönünde şaşılacak bir kolaylık sağlar. Dil, yaşayan bir organizma ise, seçilen bu örneklerde yaşamış ve yaşamaktadır. Masa başında dil kurmaya çalışan adı sanı belli, anlı şanlı siyasetçi ve dilcilerimizin geçmişte yaptığı ve bir bakıma yapmakta olduğu gibi değil.

Bu 34 yıllık büyük gayretin safhalarını ben bilmiyorum. Bildiğim, İlhan Hanım’ın her zaman bu çalışma ile meşgul olduğu ve her karşılaştığı insana bir şeyler anlattığı ve sorduğu idi. Benimle konuşmalarında da öyle olmuştu. Kafası bir tarafıyla tamamen oradaydı. Bu çalışmaların tam ortasında, galiba on yıl önce sıhhati epeyce bozulmuştu. Kemik rahatsızlığı dolayısıyle hareket sıkıntısı çekiyor ve doktorları tamamen okuma ve yazmaya dayanan bu faaliyetin sıhhati için büyük tehdid olduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Her konuda onların dediğini harfiyen yerine getirmeye gayret etse de bu noktada duruyordu. Eser bitmeliydi. İnsan üstü bir sabır ve dayanıklılıkla, 10 yıla yakın bir zaman daha çalışarak eseri tamamladı:  Bunun da mucizevî bir hal olduğu ortadadır.

Bu lügat için de söyleyelim: Üniversitelerimiz, hiç olmazsa bu 34 yıllık çalışmanın hikâyesini, metodunu (veya metodlarını) olsun tesbit edip bize anlatmalıdırlar.

*****

İlhan Hanım, ne hastalığından, ne de bu gibi eksiklerden şikâyet etti. O, vazifesini yapmaya azmetmiş bir serdengeçti olarak çalışmayı seçti. Yakınında bulunanlardan işittik ki, o hastalıkla geçen on yılın bir gününe dayanacak ve ah etmeyecek bir insan olamaz. Asla sızlanmadı. Herşeyle olduğu gibi hastalığıyla da barışık yaşadı. Yıllar yılı bu halde yaşarken, aynı zamanda bu lügati de bitirmesi üzerinde ısrarla düşünmek ve mutlaka gelecek nesillere bir şeref ve iftihar hikâyesi olarak nakletmek gerek. Bununla beraber, hangi güç ve irade ile bu işi yapabilmiştir? Erbabı bu konuda da bize bir şeyler söylemelidir…

Hayatından bize kalan iki âbidevî işten bu kadarcık bahsettikten sonra, sanırım birkaç söz  daha etmeliyim. Sorduğum suallerin askıda kalmaması ve bazı dikkatlerin bilinmesi bakımından gerekli olduğunu sandığım esas noktalar bunlardır. Esasen, o’nu asıl anlatacak da belki bu dikkatler ve yaşama örnekleridir.

İlhan Ayverdi,  bir insan yetiştirme ocağının önde gelen ismiydi. O ocaktan yetişenler, yetişecek olanlar ve yolu düşen her memleket evladı, o’nun ilgisinden, bilgisinden ve güzel gönlünün ışığından faydalandılar. Ömrünün sonuna kadar, bunu aslî vazife bilerek, şaşılacak bir titizlikle uyguladı.

Mutlaka söylemem gereken hususlardandır: Belki şu dünya o kadar “iyi” bir insan profilini çok az görmüştür. Her şeyde ve herkeste, olan bitenlerde, yaşananlarda mutlaka iyi ve faydalı bir taraf bulması, her defasında sizde hayret ve hayranlık uyandırırdı. İyilik onda tabii olarak fışkırırdı. “Olanda hayır var”  düstûrunu hep duyar, bilir ve söyleriz: O, bunu âdetâ kendiliğinden yaşar ve yaşatırdı.

2005 yılıydı. Lügat bitmişti ve Topkapı Sarayı’nda bir tanıtım toplantısı düzenlenmişti. O toplantıya sağlığı elvermediği için katılamamıştı. Yanında bulunanlar : “Eser pek beğenildi. Gitsem belki bir benlik duygusu gelecekti. Rabbim bunu bana yaşatmadı…” dediğini naklettiler. İlhan Ayverdi kimdi, nasıl biriydi ve nasıl yaşadı? Sorularına bu bir misal bile en aydınlatıcı cevabı vermez mi?

Himmetlerine sığınıyorum ve soruyorum: Acaba, bu halin lügatlerde bir adı var mı?

 

Ayverdiler, vakıf insanlardı…

E-posta Yazdır PDF

Kubbealtı Akademi Cemiyeti’nin serin ve insana huzur bahşeden bir odasına girdiğimde, 20. yüzyılın Kaşgarlı Mahmud’uyla tanışacağımı bilmiyordum.

Bıyıklar bile terlememiş bir mübtedi idim ve üniversiteyi o yıl kazanmıştım. Yıl 1976 idi ve Misalli Büyük Türkçe Sözlük hazırlıkları, o yıl henüz başlamıştı. Merhume İlhan Ayverdi, sözlük çalışmalarıyla meşgul idi. Bir fenâ fi’llah yolcusunun, “fenâ fi’l-lugat” aşkının başlangıcına şâhit oluyordum. Yumuşak, müşfik ve 700 yıllık birikimin verdiği bir güvenle, sözlükçülüğün ve sözlüğün medeniyet tarihi açısından önemini izah ediyor, yöntem, kaynaklar ve çalışma plânından söz ediyordu. Üniversite tahsiline yeni başlamış bir mübtedi için yepyeni bilgilerdi bunlar. Sadece yepyeni değil, baş döndürücü bir projeydi de. Kelimeler… Fişlemeler… Örnekler… İzahlar… Ve Türkçe’nin en büyük sözlüğünü hazırlama heyecanı…

Tahsilim ilerledikçe, İlhan Abla’nın ve ekibinin heyecanını daha da iyi anlıyordum. Kaşgarlı Mahmut’tan sonra, Türkçe’nin sözlüklerini 1680 yılında Meninski’nin ve 1890 yılında Redhause’un yazdığını öğrenecektim. Şemseddin Sami’nin 1901 yılında yayımladığı Kamus-ı Türki’nin bile en büyük sözlük olma özelliğini kazanamadığını öğrenince de şaşıracaktım.

Kubbealtı Akademi Cemiyeti’nin o odasında, Türk medeniyetinin kelimelere aksetmiş kılcal damarlarının nabzının tutulduğunu anladığımda, mütevazı bir eski medrese odasının nelere şâhitlik ettiğini idrak etmiştim.

Çeyrek yüz yıldan 3 yıl fazla, tam 28 yıl sürdü bu çalışma ve 2004 yılında 3 cild hâlinde neşredildi.

İlhan Abla’nın şahsında, büyük bir medeniyetin kelime hazinesi gün ışığına çıkmıştı. Artık Meninksi’ye de Redhause’a da ihtiyaç kalmamıştı. Her kelimenin dilde kullanılışının örnekleri, en seçkin müelliflerden ve en güzide şâirlerden alınan cümlelerle ve mısralarla desteklenmişti. Kaşgarlı Mahmud’un torunu, atasının da kullandığı örnekleme yöntemiyle, atasına lâyık bir sözlük hazırlamıştı.

Gerçek bir derviş de olan İlhan Abla, sözlük projesi ile, aynı zamanda bir dil dervişi gibi de davranmıştı. Neredeyse bir ömür adanarak ortaya çıkan bu sözlük, şimdi öksüz kaldı. Muhterem eşleri ve bizlerin Ekrem amcası, 1984 yılında Hakk’a yürüdüklerinde muhteşem Osmanlı mimarisi yetim kalmış; 1993 yılında, 20. yüzyılın irfan hazinesi Samiha Ayverdi Hakk’a yürüdüklerinde, evlatları ve cilt cilt eserler öksüz kalmıştı. Aslında, Yetimler Yetimi’nin sevdalıları yetim ve öksüz kalmıştı.

Devamını oku...
 

ABİDE ŞAHSİYETLER

E-posta Yazdır PDF

İlhan Ayverdi, O da bir Manisalı. Akhisar doğumlu, ama kökenlerinin bir ucu Dağıstan'da bir ucu Balkanlarda, tam bir Osmanlı ailesi ve belki de yaşayan son Osmanlı. Babası Murat Tolun Bey, İstiklal Harbi Mücahitlerinden Akhisar Cephesi Kuva-yı Milliye Kumandanı, O dönem Galip Hoca diye bilinen Celal Bayar evlerinde kurtuluş planları yaptığı silah arkadaşıdır. Yunanlıların Akhisar'ı yakma teşebbüsünde çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşturduğu treni hareket ettirmek istemeyen Rum makinistin şakağına tabancasını dayayarak, trenin hareket etmesini sağlayan ve tren halkını Yunan kuvvetlerinin elinden kurtarmış gözü pek bir kahraman ve İstiklal Şeref Madalyası sahibidir. Kurtuluştan sonra Akhisar Tayyare Cemiyeti Başkanlığı yapmış, Akhisar I, Akhisar II uçaklarının alınmasın gayretleri ile büyük katkı sağlamış, Akhisar Kültür Merkezi ve Tayyare Sinemasının yapılmasına ön-ayak olmuş bir teşkilatçıdır.

 İlhan AYVERDİ'nin, Akhisar İlk ve Ortaokulu ve İzmir Karataş Lisesini müteakip, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat bölümünü seçimi, İstanbul yıllarının ve "Türkoloji" dünyasındaki emsalsiz yerinin de başlangıcı olacaktır. Asıl dönüm notası ise, mütefekkir ve yazar Samiha AYVERDİ'nin "Yaşayan Ölü" adlı romanını Cağaloğlu'nda alışveriş yaptığı kitapçının tavsiyesi ile alıp, bilahare İstanbul Maarif Müdürlüğünde birlikte çalıştığı Mehmet Örtenoğlu Dede vasıtası ile Samiha AYVERDİ' nin önce sohbet ve muhabbet halkasına girmesi, sonra da SAMİHA hanımın Ağabeyi Ekrem Hakkı AYVERDİ'nin zevcesi olarak aile içine dâhil olması ile gerçekleşecektir. Bundan böyle de bu üçlü yirminci asırdaki kültür dünyasının merkezi haline gelir.

Devamını oku...
 

Kubbealtı Lûgati

E-posta Yazdır PDF

MEHMED NİYAZİ

Kubbealtı Lûgati


Ansiklopediler için ağaç benzetmesi yapılarak ‘yeni yapraklara kavuşurken, bazı yapraklarını döker’ denilmiştir. Zamanla önemi azalanlar çıkarılır; önem kazanmış yeni kişiler konulur.

Dökülenlerden çok yeni simalara kavuştukları için ansiklopediler giderek büyürler. Dünyanın en ciddi ansiklopedilerinden biri olan Almanların Brokhaus’unun ilk baskısı 1802 yılında sadece iki cilt halinde yapılmıştı. Şimdi ise koca koca ciltlerden oluşan genel kültür bölümünün yanı sıra teknik, tıp, din gibi değişik türleri vardır. Herhalde lügat için de havuz benzetmesi yapılmalıdır. Bir kelime eskidi gerekçesiyle lügatten çıkarılamaz, çünkü o kelimenin geçtiği metinleri okuyanlar onu bilmezlerse nereye bakacaklar? Lügat geçmişe dönük olduğu gibi geleceğe de bigane kalamaz. Dil canlı bir organizmayı andırır; her gün yeni bir kelimeyi bünyesine katar. Mükemmel hazırlanmış bir lügate bu son şeklidir gözüyle bakılmamalı, belli periyotlarla ele alınmalıdır.

Kubbealtı Akademisi ilk gençlik yıllarımızda konferanslarına gittiğimiz kültür yuvalarından birisiydi. O zamandan beri hiçbir nümayişkar tavır göstermedi, devamlı vakarını korudu; kendisine ilke edindiği kültür ve ilmimize hizmeti sürdürdü. Batı’da devletler kültür ve ilim adamlarının unutulmaması için çok şeye başvururlar; mesela adlarına enstitü kurarlar; onları hatırlatan ödüller koyarlar. Kubbealtı Akademisi olmasaydı, büyük Yahya Kemal’imizin eserleri böyle derli toplu yayınlanamazdı. Günümüzde görme imkanına sahip olduğumuz eşyalarından, el yazılarından mahrum kalırdık.

Devamını oku...
 

Tekkeler Vardı, Bazı Günlerde veya Saatlerde Zikir ve Sohbet İçin Yapılmış

E-posta Yazdır PDF

Tekkeler vardı, bazı günlerde veya saatlerde zikir ve sohbet için yapılmış..

HAKKI DEVRİM

Bir anlamda saygısızlık olduğunu bile bile, burada sizlere kim bilir kaç kere Ayverdi Sözlüğü’nden bahsettim. Nasıl etmeyeyim, bu çok değerli çalışmaların mahsulünü methetmeye doyamıyordum.

Saygısızlık bunun neresindeydi onu da ben söyleyeyim. Bir vakıf yayımlamıştı üç ciltte  3550 sayfalık bu müstesna sözlüğü. Kısa adıyla Kubbealtı Lugatı. Tam adı Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Nihad Sami Banarlı beni vaktiyle uyarmıştı:
– «Büyük Lugat ve Ansiklopedi» pek uzun bir ad. Bana kalırsa bu ansiklopedinin adı zihinlerde ve dillerde Meydan Larousse olarak yer edecektir, diye.
Dediği oldu.

Üzerinde yıllardır çalışıldığını uzaktan takip ettiğim bir sözlüktü bu. Doğrusu merak da ettiğim. Yayımlandıktan sonra bu eserden Ayverdi Sözlüğü diye bahsedegeldim. Bir sözlük çalışması ekipler tarafından yapılsa da, o kadronun içinde daima biri vardır, ki işin asıl yükünü her zaman o çeker. Bu sözlük çalışmasının bütün ağırlığıyla rahmetli İlhan Hanımefendi’nin omuzlarında odluğundan da emindim.

Devamını oku...
 

İlhan Ayverdi ve Misalli Büyük Türkçe Sözlük

E-posta Yazdır PDF

Güneşe ve Hayata Tebessüm…

Doğumla başlar her şey… O iki heceli sözcükle “merhaba” deriz hayata… Gün ışığıyla ilk kez buluşur gözlerimiz… Hayatın kepenkleri açılır o an… Herkes bir noktadayken siz sıfırdan dâhil olursunuz yaşama… Geriden gelseniz de temponuzla nicelerini geçersiniz hayat yolculuğunda. Sonra bir koşudur sürer gider; kimi dimdik yürür, kimi tökezler. Bazı yollar kader ağlarıyla örülse de kulun inisiyatifleri de vardır şüphesiz… İlhan Ayverdi’nin hayat yolculuğu da tam da böyle 24 Ekim 1926’da Manisa’ya bağlı Akhisar’da başladı.

Mektep Yılları…

Ah hiç unutulur mu o ilk mektep yılları… İlk ayakkabı, ilk çanta, mürekkep kokulu ilk kitap… Okula ve okumaya dair ilk izlenimler… İlk öğretmen, ilk arkadaş, daha nice ilkler… Zaman sanki bizi o müstesna dilimine çeker. İlhan Ayverdi için de unutulmazdı mektep yılları… İlk ve orta tahsilini doğduğu topraklar olan Akhisar’da tamamladı İlhan Hanım… Okullaşma yaygınlaşmamıştı o zamanlar… O devirde Akhisar’da lise olmadığı için İzmir’deki Karataş Lisesi’ne kaydoldu ve 1943 yazında lise diplomasını aldı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

Devamını oku...
 

Türkçeye adanmış hayat: İlhan Ayverdi

E-posta Yazdır PDF

Türkçe’ye gönül verenler, Türkçeyi sevenler, bu yola baş koyanlar hayatlarını bu aziz, mübârek ve güzel dilin gelişmesi, daha güzelleşmesi, devâmı ve her türlü tehlikeden korunması yoluna adayan bahtlı insanlar….

İşte bu gün bu kafilenin iki güzel yolcusu İlhan Ayverdi ve Nazik Erik Hanımefendiler ile berâbermişcesine karşınızda bulunmanın zevki içindeyiz.

Esâsen bu büyük insanların çalışmaları, eserleri, duygu ve düşünceleri hakkında deryâdan bir damla ile huzurlarınızdayız. Amma sizlerin bu bir damlada bir deryâyı bulacağınız inancındayız.

Neden Türkçe’ye adanmış hayatlar? sorusuna gene büyük bir Türkçe sevdâlısı ve Edebiyat Târihçisi Nihad Sâmi Banarlı “Yeryüzünde diller kadar millet fertlerini birbirine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta hele sevgilerini dile getirmekte aziz yardımcı olan başka kuvvet yoktur.” diye cevap verir.

“Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili bütün incelikleri, yücelikleri ve güzel sesiyle öğretmek” bu ne ulvî, ne güzel bir nasip… bu uğurda harcanan ömür ne mübârek bir ömür…

Devamını oku...